Tarih: 16.12.2020 12:57 Güncelleme: 16.12.2020 12:57

Aynur YAVUZ

İki Kız İki Hayat 

Küçük kız sıcacık odasında, üzerinde peluş pijamaları ile pencereden dışarıyı seyrediyordu.
Oda sıcak, dışarı soğuk olduğundan camlar buğulanmıştı.
Küçük kız, pencerenin buğusuna şekiller çiziyor, siliyor tekrar çiziyordu.
Dışarıda fırtına vardı. Ağaçların dalları rüzgardan bir o yana bir bu yana eğiliyor, sararan yapraklar yerlere dökülüyordu.

Sokak lambasının aydınlattığı caddeyi seyretti bir süre.
Fırtına yerini yağmura bırakmış, adeta gök sanki delinmiş, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu.
Telaşla evlerine yetişmeye çalışan insanları seyretti bir süre.
Sonra dışarda yağan yağmurları eli ile tutmak istedi, pencereyi açtı, odaya yağmur ile birlikte soğuk hava doldu.
Birden iliklerine kadar titredi. Hava o kadar soğuktu ki dişleri birbirine vurdu.
Ani bir hareketle pencereyi çabucak kapattı.
O esnada annesi mutfaktan seslendi.
-İkra akşam yemeği hazır kızım masada seni bekliyoruz.
İkra isteksizce cevap verdi.
- Tamam anne geliyorum. 
Mutfakta, babası ve annesi masaya oturmuş, İkrayı bekliyorlardı.
Nazlana, Nazlana sandalyeye oturdu. Yemeklere göz ucuyla baktı burnunu kıvırdı.
'Yine patates kızartması yapmamışsın anne! Makarna da yok' diye söylendi.
Babası sinirlendiğini belli etmemeye çalışarak ;
-Bak kızım! Annen uğraşmış, bir sürü yemekler hazırlamış. Çorba, et yemeği, sebze yemeği...
Hepsinden azar azar tatmalısın.
Bu yemekler senin sağlığın ve gelişimin için çok önemli'
Annesi de lafa girerek ;
-Devamlı patates kızartması ve makarna yenmez ama! Sağlıksız besleniyorsun yakın zamanda obezite olacaksın!' diye ikraya çıkıştı.
İkra bu tarz konuşmalardan hiç hoşlanmıyordu...
İstediği yemek yoktu, bir bahane bulup bu masadan kalkmak istiyordu.
-Bana ne! Bana ne! diye bağırmaya başladı. 'Yemiyececeğim işte'...
Babası artık iyiden iyiye sinirlenmişti.
-Yemiyorsan kalk masadan cezalısın diye bağırdı.
İstediği olmuştu İkranın.
Yalandan ağlar gibi yapıp odasına girdi, kapıyı kapattı.
Hemen pencereye gitti.
Buğulanmış cama şekiller çizmeye devam etti.
Gözleri ilerde taaa uzak ta sönük, cılız bir ışığa takıldı.
Orası neresi acaba?. Orada da evler var mı?
Benim yaşım da kızlar var mı? diye düşünürken gözleri kapanmaya başladı.
Yatağına uzandı, üzerine kaz tüyü yorganını çekti, kendini uykunun kollarına bıraktı.

Çok değil!... Yanlıca birkaç km uzak ta ikranın gözlerinin takıldığı nokta da sınırın diğer ucunda, savaştan kaçan ve kamplara sığınan, çadırın birinde akşam yemeği için sofraya oturan bir aile vardı.
Kızları Zeynep, hemen hemen İkranın yaşlarındaydı.
Bukle, bukle sarı saçları, masmavi gözleri vardı.
Babası Suriye de savaş ta şehit düşmüş, annesi de ablası ve Zeyneb'i alarak günlerce yürüdükten sonra bu kamp'a gelmiş, yardım kuruluşlarının verdiği bu küçücük çadıra sığınmışlardı.

Yağan şiddetli yağmur dan dolayı çadırın bazı yerlerinden şıp şıp diye su damlıyor, esen şiddetli rüzgar, çadırı yerinden söküp atacakmış gibi bir oyana bir bu yana sallıyordu.
Annesi eline geçen çuvallara taş, toprak doldurup; ağırlıkları çadır uçmasın diyerek kenarlara sıralamıştı.
Bu çuvallar alttan çadırın içerisine su girmesini de birazcık engelliyordu.

-Anne! dedi Zeynep.
Devamlı patates kızarması ya da makarna yemekten bıktım.
Hani! arada bir amcalar geliyor, ekmek arası et ya da etli pilav dağıtıyorlar ya ben o yemeklerden yemek istiyorum.
Annesi ;
- Yavrum nimet'e şükürsüzlük ediyorsun. Bazı geceler bu yemekleri de bulamayıp aç yattığımızı ne çabuk unuttun.
Sen daha doğmamıştın! Bizim de çok güzel bir evimiz, eşyalarımız, ve yiyeceklerimiz vardı.
Savaş, babanı bizden kopardığı gibi, ayni zamanda bizi de evsiz bıraktı.
Geçecek bu günler, bize sabırla beklemek düşer diyerek kızının sarı buklelerini sevdi.
'Ev' nasıl bir yerdi bilmiyordu, hatırlamıyordu Zeynep.
Kamplara annesinin kucağında daha bebekken gelmişti.
Kışın Üşümesin diyerek annesi onu karton kolilerin içerisinde uyutuyordu. Çünkü çadır çok soğuk oluyordu.
Geçen yıl çok hastalanmış, ateşi düşmeyince annesi onu yardım kuruluşların da çalışan abilerin yardımı ile hastaneye götürmüştü.
Hayatında ilk defa böyle bir yer görüyordu Zeynep.Tabi ki kitapların dışında!
Her taraf aydınlık ve sıcacık tı.
Ne soğuk! Ne kar! Ne de yağmur! İçeri hiç girmiyordu.
Çeşmelerden su akıyordu. Kamplar da çeşme yoktu ki! Su tankerleri geliyor ve iki bidon dan fazla su alamıyorlardı.
Annesi, haftada bir iki gün gelen bu tankerlerden sıraya girerek doldurduğu iki bidon suyu; içmeye, yemek pişirmeye ve temizliğe kullanıyordu.
İsraf! lügatlarında yer almıyordu.
Bunları düşünürken Zeynep, esnemeye başlamıştı. Aslında tuvalet ihtiyacı da vardı lakin tuvalet ortak kullanım alanında olduğundan çadırdan bayağı uzaktı.
Üstelik gece karanlık ve dışarısı vıcık vıcık çamurdu.
Çamura saplanacak! ve annesi saatlerce ayağına bulaşan çamuru temizlemeye uğraşacaktı.
Kızının uykusunun geldiğini anlayan annesi, kenarda sarılı duran sünger yatağı açtı.
Üzerine eski bir çarşaf örtü. Otlardan doldurduğu yastığı da başının altına koyup, kızının üzerine, yardım derneklerinin, vakıfların dağıttığı yorganı, battaniyeyi örtüp kenarlarını sıkıştırdı.
Soba da ısıtıp, bezle sardığı sıcak taşı da kızının ayaklarının altına koydu. Sıcak taş ayaklarını ve yatağını Isıtıyor, en azından ayakları üşümüyordu.
Zeynep; Savaşın bitip annesinin devamlı anlattığı, bahçelerinde bir sürü meyve ağaçlarının olduğu, ağaçlarının dalında cıvıl cıvıl kuşların öttüğü, sıcacık evlerini hayal ederken göz kapakları ağır ağır kapandı ve uykuya daldı.

Soğuk kış günlerinde, kamplarda çadırlarda yaşam mücadelesi veren; Zeynepleri.... Ahmetleri... Abdullahları....
unutmamak dileğiyle
Selam ve dua ile
Aynur Yavuz


TÜM YAZARLAR

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.