Söylem İle Eylem Arasındaki Boşluk
Türkiye’de bir siyasetçinin en sık duyduğu iki cümle muhtemelen şunlardır: “Ne dediyse yaptı, sözünün arkasında durdu” ve “Söylediği ile yaptığı tamamen zıt.” İlginç olan şu ki, bu iki cümle çoğu zaman aynı kişiler hakkında, aynı dönemlerde ve hatta aynı insanlar tarafından kullanılabiliyor.
Son yirmi yılın en belirgin özelliği de tam olarak bu oldu aslında. Söylem ile eylem arasındaki makas giderek açıldı. Kürsüde adalet kelimesini ağzından düşürmeyenlerin, iktidara geldiklerinde en çok adaletsizlik eleştirisiyle anılması tesadüf değil. Demokrasi nutukları atanların birkaç yıl sonra çoğunlukçu demokrasi gibi kavramlarla kendilerini savunmaya çalışması da öyle. “Dış güçlere karşı dimdik duruyoruz” diyenlerin, kritik ekonomik dosyalarda aynı dış güçlerle masaya oturup anlaşmalar imzalaması da.
Bu tablo artık ikiyüzlülük ya da samimiyetsizlik gibi yalnızca ahlaki bir mesele olmaktan çıktı. Daha sistematik bir hâl aldı ve siyasi iletişim stratejisinin vazgeçilmez bir parçasına dönüştü.
Peki neden bu kadar yaygın? Çünkü Türkiye’de siyaset artık birden fazla ağır baskı altında yapılıyor. Seçmeni harekete geçirmek için anlık duygusal mobilizasyon gerekiyor. Bunun yolu da abartılı, keskin, siyah beyaz söylemlerden geçiyor. Orta yol, nüans ya da gri alan o an için heyecan üretmiyor.
Ancak iktidara gelindiğinde gerçek dünya kendini dayatıyor. Bütçe gerçekleri, jeopolitik mecburiyetler, ittifakların kırılgan dengeleri ve ekonomik hayatta kalma refleksleri devreye giriyor. Bunların hiçbiri kürsüde kurulan parlak cümlelerle birebir örtüşmüyor.
Bir de işin hafıza boyutu var. Toplumun önemli bir kısmı bir siyasetçinin üç dört yıl önce söylediği sözleri hatırlamıyor. Hatırlasa bile çoğu zaman “o günün şartları başkaydı” açıklamasını kabul edebiliyor.
Sonuçta siyasetçiler aynı anda birçok rolü üstlenebiliyor. Hem kahraman hem pragmatist olabiliyorlar. Hem mazlumların sesi hem de realpolitik uygulayıcısı rolünü oynayabiliyorlar. Hem faiz lobisine karşı olduklarını söylüyorlar hem de IMF ile masaya oturabiliyorlar ya da oturmamak için çok daha ağır tavizler verebiliyorlar.
Peki bu tablo ne kadar sürdürülebilir? Kısa cevap şu: Oldukça uzun bir süre daha. Çünkü makas açılmış olsa da sistem hâlâ çalışıyor. Seçmen büyük ölçüde icraatın detayına değil, liderin niyetine oy veriyor. Medya hâlâ büyük oranda kutuplaşmayı besleyen bir yapı içinde hareket ediyor. Ve en önemlisi, bu döngüyü kıracak güçlü bir alternatif henüz ortaya konabilmiş değil.
Yine de ufukta küçük ama önemli bir değişim işareti var. Z kuşağı ve Y kuşağının ciddi bir bölümü bu çelişkileri daha hızlı fark ediyor. Daha az duygusal bağ kuruyor, daha mesafeli ve daha alaycı bir gözle izliyor.
Belki de önümüzdeki beş on yılın en kritik sorusu şu olacak: Söylem ile eylem arasındaki bu uçurumu daha ne kadar görmezden gelebiliriz? Yoksa yeni nesil, sözünün eri değil, eylemi tutarlı olan liderleri mi aramaya başlayacak?
O gün geldiğinde, bugün büyük laflar edenlerin çoğunun sesi çok daha kısık çıkabilir.
Yazar: Mustafa Kaplan
Anahtar kelimeler: söylem ve eylem çelişkisi nedir, Türk siyasetinde güven sorunu var mı, siyasetçiler neden sözünü tutmuyor, seçmen davranışı nasıl değişiyor, Z kuşağı siyasete nasıl bakıyor, Mustafa Kaplan köşe yazıları,
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.