Tarih: 03.01.2026 09:06 Güncelleme: 03.01.2026 09:06

Ercan BAŞ

Türkiye’de Siyasi Günler: Vatandaş Ne İstiyor, İktidar Ne Yapıyor?

Türkiye’de siyaset bugün sadece bir seçim tartışmasından ibaret değildir. Yaşanan bu durum, aslında çok daha derin ve kalıcı bir kırılmanın dışa vurumudur. Bu kırılma kendini sandıkta değil mutfakta, mecliste değil sokakta, kürsülerde değil insanların o derin sessizliğinde göstermektedir.

Vatandaşın talebi aslında öyle pek karmaşık falan da değil. İnsanlar artık büyük vaatlerden, iddialı projelerden ya da bitmek bilmeyen ideolojik söylemlerden yoruldu; sadece hayatlarının kontrolünü yeniden ellerinde hissetmek istiyorlar. Ay sonunu getirebilmek, ev kirasını huzurla ödeyebilmek, evladının geleceğinden korkmadan yastığa baş koyabilmek... Bugün toplumun büyük bir kesimi için siyaset, soyut bir güç mücadelesi olmaktan çıkmış; doğrudan bir hayatta kalma meselesine dönüşmüştür.

Ekonomi, bu karanlık tablonun tam merkezinde yer alıyor. Enflasyon dediğimiz şey rakamlarla anlatılabilir ama etkisi o rakamların çok ötesindedir. Acısı pazarda, markette, her ay kapıya gelen fatura zarfında hissedilir. Vatandaşın beklentisi artık zenginleşmek bile değil; sadece daha fazla yoksullaşmamaktır. Ancak iktidarın ekonomi politikaları, uzun vadeli bir güven inşa etmek yerine geçici rahatlatma hamleleriyle ilerliyor. Bu durum belirsizliği azaltmıyor, aksine daha da kalıcı hale getiriyor.

Ekonomik sıkıntının hemen ensesinde ise ikinci büyük talep olan adalet duygusu var. Bugün toplumda yaygın olan kanaat şudur: Aynı koşullarda herkes aynı muameleyi görmüyor. Hukukun tarafsızlığına dair soru işaretleri her geçen gün artarken, devletle vatandaş arasındaki o kadim güven bağı zayıflıyor. Oysa bir ülkeyi, ekonomiyi de siyaseti de asıl ayakta tutan şey adalet duygusunun ta kendisidir.

İktidar cephesine baktığımızda ise bambaşka bir öncelik setiyle karşılaşıyoruz. Yönetim, sorunları kökten çözmekten ziyade, mevcut durumu yönetmeye odaklanmış bir görüntü veriyor. Gelen eleştiriler çoğu zaman bir dost uyarısı olarak değil, bir tehdit olarak algılanıyor. Bu refleks ise toplumsal tansiyonu düşüreceğine daha da yükseltiyor. Güvenlik ve beka söylemleri belirli bir tabanı bir arada tutsa da geniş toplum kesimlerinin gündelik feryadına doğrudan bir karşılık vermiyor.

Asıl mesele, iki tarafın artık aynı dili konuşmuyor olmasıdır. Vatandaş can havliyle nasıl yaşayacağım diye sorarken, iktidar sadece nasıl yönetirim sorusuna odaklanıyor. Bu dil farkı büyüdükçe siyaset, çözüm üretme alanı olmaktan çıkıp bir gerilim zeminine dönüşüyor. Bugün Türkiye’de yaşanan bu siyasi sertliğin tek nedeni muhalefetin sözleri ya da iktidarın tavrı değildir. Asıl neden, toplumun geniş kesimlerinde biriken o ağır gelecek kaygısıdır. Eğer insanlar konuşmaktan çok susmayı, talep etmekten çok kabullenmeyi seçiyorsa; bu bir rıza hali değil, büyük bir yorgunluk halidir.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey yeni bir kriz dili değil, yepyeni bir güven dilidir. Vatandaş devletten mucizeler beklemiyor. Sadece adil, öngörülebilir ve ciddiye alındığı bir hayat istiyor. Siyasi günlerin bu denli sert geçmesi de tam olarak bu insani talebin karşılıksız kalmasından doğuyor.

Yazar: Ercan Baş

Türkiye siyaseti, vatandaşın talepleri, ekonomi ve adalet, gelecek kaygısı, iktidar politikaları, geçim sıkıntısı, Ercan Baş, toplumsal güven, enflasyon etkisi, siyasi analiz,


TÜM YAZARLAR

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.