Mehmet ERDİL
Ünlü Birini Ziyaret Ettik…
Mağlup edilen ve batmakta olan düşman gemilerinin tabanından gelen kelime-i şehadet nidalarının! ayaklarından zincirlerle bulundukları yerlere bağlı tutulan kürek mahkumlarından geldiğini duyan Barbaros, Forsaların Müslüman olduklarını anlar, din kardeşlerine görülmemiş bir teveccühle yardım eder, yıllardır döşek yüzü görmeyen Müslüman forsalar sırtlarıyla uzandıkları ipekli yumuşak döşeklerde deliksiz çektikleri uykuları karşısında Barbaros ağlar.
Kıymetli Kalem, değerli üstad İskender PALA’nın elimdeki bitirmek üzere olduğum bu “EFSANE” isimli kitabını okumaktayım.
Ocak ayının başındaydı, bir kültür merkezinde değerli Üstad İskender PALA’yı dinlemeye gitmiştik, konu Fuzuli idi ve itiraf etmeliyim ki; üstadın dilinden Fuzuli’yi dinlemek bir başkaydı, konuşmasına girişte yaptığı o müthiş ifadesinden oldukça etkilenmiştim.
Üstad, Fuzuli sanki izleyiciler arasında imiş gibi ve pür dikkat bir noktaya kilitlenip, –Ey dedem, senin yirmi bin kelimelik bir dimağınla yazdığın eserini ben torunun olarak ve de profesör unvanının sahibi olarak ancak altı bin kelimelik bir kapasiteyle anlatmaya çalışacağım, bilmem anlatabilecekmiyim! Bu yüzden senden özür dileyerek başlıyorum. Diyerek, anlatamama endişesini değil böylelike eserin ve müessirin haşmetini nazara vermek istediği anlaşılıyordu.
Aynen Üstadın fuzuliyi hakkıyla anlatamama endişesiyle;
Bende bir Y.A.Ş zede olarak, 1600 kadar kaderdaşlarımın hissiyatlarını, Yaşadıkları mağduriyetlerinin ne denli büyüklüğünü anlatmaya elbette güç yetiremeyeceğim, eşi Gülhane Askeri Hastanesinde iken yaş kararıyla ilişiği kesilen ve bu münasebetle eşinin de hastaneden tedavisi yarım kesilerek hastaneden derdest edilen ve 15 gün sonrada vefat eden kaderdaşımın hissiyatını nasıl anlatacağım bilemiyordum.
Büyük şairin;
Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem,
Kalbimin dili yok ki bundan o kadar bizarım ki… dediği bir hissiyat içindeydim.
En azından İskender PALA nın bizimle ilgili yazacağı bir Roman rus klasikleri kadar değerli olabilirdi.
Bu aklına gelmiyor olabilir o halde biz hatırlatmalıyız, dedim.
İskender PALA ya konferansın bitiminde, önceden hazırladığımız bir mektubu vermiştik, yüksek askeri şura mağdurları derneği olarak kendisiyle görüşmek isteğimizi bize randevu vermesini talep etmiştik mektupda..
İki darbe arasında ki kitabını okuyanlar onunda Y.A.Ş karalarıyla T.S.K. dan ilişiği kesilen bir binbaşı olduğunu bilir.
Bu kitabı bir roman değil, belgesel niteliğinde yaşadığı haksızlıkların kronolojisi gibiydi.
Artık ünü dünya çapında olan bir yazar ve profesör ünvanlı bir akademisyen olarak mağduriyetten bir eserin üzerinde kalmadığı belliydi bilakis kader ihraç edilmesini istisnai olarak onun lehine çevirmiş her haliyle ünlü olmanın tadını çıkarıyor olmalıydı.
Bizi çok iyi karşıladı, çayımızı kahvemizi içtik, neticei kelam bize yol arkadaşlığı yapmasının doğru olmayacağını alenen anlamıştık, haklıydı, kendisine mağduriyetini hatırlatacak her şeyi gözünün önünden kaldırdığını anlattığında gözümüz masasının üzerinde bulunan ve kalemlik olarak kullandığı boş tanksavar mermisine takılmıştı.
Evet, bir tane bu kaldı, dedi.
Biliyorduk ki, demese dahi haksızlık unutulamazdı.
Bize öncülük eder, ulaşmak istediğimiz makama en azından gitmemizi sağlar ümit ediyorduk. Olmadı.
Beş atı kişiydik, Ofisinden ayrıldığımızda arkadaşın biri, eğer ünlü olmasaydı bizimle beraber hak arayan içimizden biri de o olacaktı diye serzenişte bulunduğunda o da haklıydı.
Onunla iftihar ediyorduk.
Bize yardımcı olmadı diye;
Babilde ölüm istanbulda aşk.
Şah sultan.
Od.
Esane.
isimli eserlerini okumamazlık yapamazdım.
ünlü olmak,
sınıf atlamaktır.
Tuzu kuru olmaktır.
Siz ülkemizde ünlü birinin bir yaraya melhem olduğunu gördünüz mü? Dedi çok alıngan bir kaderdaşımız.



