Tarih: 17.02.2026 09:32 Güncelleme: 17.02.2026 09:32

Mustafa KAPLAN

Zafer Ötesi Zafer Ve Bir Yudum Suda Alınacak Ders

Güneş, Yermük Vadisi’nin tepesinde devasa bir kor gibi asılı duruyordu. Havada adeta cehennemi bir sıcaklık vardı. Gökyüzü o berrak maviliğini yitirmiş, tozun ve dumanın kasvetli rengine bürünmüştü. Rüzgâr estikçe, insanın genzini yakan kum taneleriyle birlikte kesif bir metal ve ter kokusu getiriyordu. Savaşın o kulakları sağır eden gürültüsü, yerini yavaş yavaş derin ve sarsıcı bir sessizliğe bırakmaya başlamıştı.

Hazreti Huzeyfe, elinde yarıya kadar dolu bir su kırbasıyla yaralıların arasında koşturuyordu. Kendi dudakları da susuzluktan çatlamış, dili damağına yapışmıştı ama o, kendi acısını çoktan unutmuştu. Tek bir derdi vardı: Bir damla suyla bir canı ferahlatmak, bir mümini rahatlatmaktı.

Yerde ağır yaralı halde yatan Hâris bin Hişam’ı gördü. Hâris’in gözleri yarı kapalıydı ve nefes almakta güçlük çekiyordu. Huzeyfe dizlerinin üzerine çöktü, titreyen elleriyle su kabını Hâris’in dudaklarına yaklaştırdı. Fısıltıyla, iç ya Hâris, bir yudum al dedi. Tam o sırada, birkaç adım öteden bir inilti yükseldi. Hâris, suyun serinliğini tam dudaklarında hissetmişken aniden durdu. Gözlerini güçlükle açtı, başını o yöne çevirdi ve parmağıyla ileriyi işaret ederek, ona götür, o benden daha çok susamıştır dedi.

Bu sahne, aslında insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden biriydi. Bu, nefsin tahtından indirilmesiydi. Hâris o an sadece suyu değil, hayatta kalma içgüdüsünü, yani en temel bencilliğini de kardeşine ikram ediyordu. Huzeyfe vakit kaybetmeden sesin geldiği yöne, İkrime bin Ebi Cehil’e koştu. İkrime’nin durumu daha ağırdı; toz ve kan bütün yüzünü kaplamıştı. Huzeyfe tam suyu uzatacaktı ki, üçüncü bir yaralının, İyâş’ın zayıf sesini duydular. İkrime, suyun kokusunu aldığı halde başını yana çevirdi ve kardeşim İyâş beklerken bu su bana haramdır, ona ver diyerek suyu reddetti.

Burada yaşanan sadece susuz bir bedenin fedakârlığı değildi. Bu, bir güven toplumunun doğum sancılarıydı. İkrime biliyordu ki, kendisi kardeşini düşünürse, toplum da onu düşünecekti. Bu zincirleme şefkat, bireylerin birbirinden korkmadığı, aksine birbirine yaslandığı bir medeniyetin harcıydı. Huzeyfe koşarak İyâş’ın yanına vardığında, İyâş ruhunu teslim etmişti. Belki diğerlerini kurtarabilirim umuduyla geri döndü. Önce İkrime’ye koştu, o da emaneti teslim etmişti. Son bir gayretle Hâris’in yanına vardı fakat Hâris de Rabbine yürümüştü.

Huzeyfe elindeki kaba baktı. Su hâlâ oradaydı. Ama o su artık sadece bir sıvı değildi; içinde sosyal adaleti, kardeşlik bilincini ve tevekkülü barındıran bir ab-ı hayattı. Yermük'te o üç sahabi suyu içmedi ama o suyun ahlâkı yüzyılları suladı. Eğer bugün bu isar bilinci toplumumuza sirayet etseydi, manzara çok farklı olurdu. Ekonomik adalette kimse köşesinde fazlasını yığmaz, benim fazlam komşumun hakkıdır şuuruyla yaşardı. Sokaklarımızda açlık değil, bereket konuşulurdu.

Siyaset ve yönetimde makam sahipleri koltuklarını bir imtiyaz değil, milleti kendinden önceleme sorumluluğu yani bir emanet olarak görürdü. Aile bağlarında eşler arasında haklı çıkma yarışı değil, fedakârlıkta öncelik yarışı başlardı. Evler birer çatışma alanı değil, huzur limanı olurdu. Bugün teknolojiyle suya ulaşmak saniyeler alıyor ancak birbirimizin gönlüne ulaşmak kilometrelerce sürüyor. Modern dünyanın en büyük krizi su kıtlığı değil, merhamet kıtlığıdır. Yermük’ün asıl zaferi kılıçla Bizans’ı yenmek değil, edeple nefsi yenmekti. O gün o meydanda içilmeyen o bir yudum su bize şunu fısıldıyor: Dünya, sadece kendini düşünenlerin değil; kendinden vazgeçebilenlerin omuzlarında yükselecektir.

Yazar: Mustafa Kaplan

ANAHTAR KELİMELER: Mustafa Kaplan yazıları, Yermük savaşı fedakarlık, isar bilinci nedir, kardeşlik ve merhamet, nefis terbiyesi dersleri, sosyal adalet ve islam, Hazreti Huzeyfe su kıssası, yardımlaşma ve dayanışma,


TÜM YAZARLAR

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.