Etki-Tepki
İkna varken; bir dinî inancı, bir düşünceyi, bir ideolojiyi ya da bir rejimi zorla kabul ettirmeye çalışmanın sonucu, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, bastırılmış bir toplum tarafından reddedilmekten —hatta tasfiye edilmekten— başka bir şey değildir. Bu, tarihin defalarca ispatladığı kaçınılmaz bir hakikattir.
Hayatın en yalın yasası burada da geçerlidir: Etki–tepki.
Güzellikle anlatılan, akılla temellendirilen, vicdanla ikna edilen her fikir kalıcıdır. Buna karşılık; şiddetle, kaba kuvvetle, korkuyla dayatılan her düşünce, görünürde başarıya ulaşsa bile, içinde gecikmeli bir yıkım tohumu taşır. Bugün suskunluk varsa, bu rıza değil; yalnızca ertelenmiş bir itirazdır.
Bir insanın bedeni zapt edilebilir. Hapishaneler, coplar, silahlar bunu sağlar. Ama zihni ve vicdanı esir almak mümkün değildir. Zorla kabul ettirilen her fikir, insanın içinde sessiz bir düşman olarak yaşar. Gün gelir, en küçük bir çatlakta, en ufak bir fırsatta bütün hesapları altüst eder.
Nitekim boşuna söylenmemiştir: Zulümle abad olanın, akıbeti berbat olur.
İran bunun somut bir örneğidir. Yıllardır baskı, korku ve şiddetle sindirilen bir toplum, nihayet ikrah noktasına ulaşmıştır. Ortaya çıkan toplumsal öfke bir anlık patlama değil; uzun süre bastırılmış bir vicdanın doğal sonucudur. Bu tür isyanlar “neden çıktı?” diye sorulacak hadiseler değil, “neden bu kadar gecikti?” diye düşünülmesi gereken süreçlerdir.
Toplum da bir beden gibidir.
Bakımı ihmal edilen, zayıf bırakılan bir beden nasıl mikroplara ve virüslere açık hâle gelirse; adalet, özgürlük ve meşruiyetle beslenmeyen toplumlar da dış müdahalelere açık hâle gelir. Ak ve alyuvarları zayıflamış bir bedenin enfeksiyonla baş edememesi gibi, iç direnci kırılmış toplumlar da dış kışkırtmalara karşı savunmasız kalır.
İşte tam bu noktada, gözü dönmüş emperyal hevesler devreye girer. Önce ajanlar gönderilir; sonra “halk” gibi konuşan profesyonel yönlendiriciler sahneye çıkar. Gösteriler, nümayişler, rejim karşıtı sloganlar… Her şey “özgürlük” ambalajıyla sunulur. Oysa asıl hedef, bir işgalin —illa tankla değil— zeminini hazırlamaktır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Daha düne kadar, Trump’ın “İran halkı isterse yardıma hazırım” sözünü hatırlayalım. Bu tür cümleler masum değildir. Çünkü emperyalizm, hiçbir zaman bir halkı sevdiği için yardıma koşmaz; yalnızca zayıf düşmüş bedenlerde kendine alan bulur.
Özetle:
Zorla ayakta tutulan her düzen, kendi yıkımını hazırlar.
İkna edilmeyen her toplum, bir gün mutlaka itiraz eder.
Ve baskıyla bastırılan her hakikat, zamanı geldiğinde daha sert geri döner.
Hakikat, ancak özgür iradeyle kabul edildiğinde yaşar.
Geri kalan her şey, sadece ertelenmiş bir çöküştür.