Mustafa KAPLAN

Tarih: 01.02.2026 12:48

Sezar’ın Hakkını Sezar’a

Facebook Twitter Linked-in

Sezar’ın Hakkını Sezar’a

Tarihe mâl olmuş bazı şahsiyetlere karşı insanlar farklı duygular besleyebilir. Sevgi de olabilir, antipati de, hatta zaman zaman öfke. Ancak kişisel kanaatler, tarihî gerçekleri ortadan kaldırmaz. Bir çiçeğe “taş” demek, onun çiçek olduğu hakikatini değiştirmez.

İsmet İnönü de bu bağlamda ele alınması gereken isimlerden biridir. Seveni vardır, sevmeyeni vardır. Fakat “Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek” diye özetlenen hakkaniyet duygusu, tarih karşısında hepimize sorumluluk yükler.

İkinci Dünya Savaşı gibi insanlık tarihinin en yıkıcı felaketlerinden birinde Türkiye’nin savaşa girmemiş olması, büyük ölçüde İnönü döneminde izlenen dengeli ve temkinli politikaların sonucudur. Henüz Kurtuluş Savaşı’nın yaralarını sarmaya çalışan, ekonomik ve sosyal olarak oldukça kırılgan bir toplum için bu tercih hayati bir öneme sahipti.

Bununla birlikte, İnönü dönemiyle ilgili yıllardır tekrar edilen bazı iddialar vardır. Özellikle “camilerin kapatıldığı”, “önlerine asker dikildiği” yönündeki anlatılar, çoğu zaman bağlamından koparılarak aktarılır. Niğde ve Ulukışla’da yaşanan bazı uygulamalar da bu çerçevede sıkça gündeme getirilir; ancak “ne oldu?” sorusu kadar “neden oldu?” sorusu çoğu zaman sorulmaz.

Oysa tarih, yalnızca sonuçlardan değil, şartlardan ve sebeplerden de oluşur.

Atatürk’ün vefatının ardından Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’nün karşı karşıya kaldığı tablo son derece ağırdı. Avrupa, Nazi Almanyası’nın işgali altındaydı. 1941 yılına gelindiğinde birçok ülke teslim olmuş, Alman orduları Balkanlar üzerinden Türkiye sınırına kadar dayanmıştı. Trakya’da savunma hatları kurulmuş, Çatalca–Büyükçekmece hattında ciddi askerî tahkimatlar yapılmıştı.

Ancak kara tehdidi kadar, hava saldırısı ihtimali de büyük bir endişe kaynağıydı. Olası bir bombardımanda İstanbul’un ve içindeki tarihî, kültürel ve dinî mirasın zarar görmesi ihtimali, devletin gündemindeki en hassas konulardan biriydi.

Bu nedenle, Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan ve milletin maddî-manevî hafızasını temsil eden çok kıymetli eserlerin, geçici olarak Anadolu’nun daha güvenli bölgelerine taşınmasına karar verildi. Bu süreç, savaş şartları nedeniyle büyük bir gizlilik içinde yürütüldü.

1942 yılında, özel olarak hazırlanan sandıklar ve trenlerle yüzlerce sandık eser Niğde ve Ulukışla’ya sevk edildi. Kutsal emanetler, el yazmaları, tarihî eşyalar ve paha biçilemez sanat eserleri, o bölgelerdeki bazı tarihî yapılar ve ibadet mekânlarında muhafaza altına alındı. Güvenlik amacıyla bu alanların çevresinde askerî tedbirler alındı ve geçici kısıtlamalar uygulandı.

Bu uygulamalar, ibadeti yasaklamak veya din karşıtı bir tavır sergilemekten ziyade, olağanüstü savaş şartlarında tarihî ve kutsal mirası korumaya yönelik geçici önlemler olarak değerlendirilmelidir.

Tarih, sloganlarla değil; bağlamıyla, şartlarıyla ve bütün yönleriyle okunduğunda anlam kazanır. İnönü’yü sevmek ya da sevmemek kişisel bir tercihtir. Ancak onu ve dönemini değerlendirirken, adaletli olmayı elden bırakmamak hepimizin ortak sorumluluğudur.

Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek, tam da budur.

Yazar: Mustafa Kaplan

Anahtar: İsmet İnönü kimdir, İnönü dönemi nasıl değerlendirilmeli, Türkiye neden İkinci Dünya Savaşı’na girmedi, camiler neden kapatıldı iddiası doğru mu, tarih nasıl adil okunmalı, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek ne demek, Mustafa Kaplan kimdir


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —